Psikiyatri ve ruh sağlığı terimlerinin sade, doğru ve anlaşılır tanımları. Her terim, sorunuzu ilk cümlede yanıtlayacak şekilde hazırlanmıştır. Bu içerikler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavinin yerine geçmez.
Agorafobi, kaçmanın zor olabileceği veya yardım bulunamayabileceği ortamlardan (kalabalık, toplu taşıma, açık/kapalı alanlar) belirgin korku ve kaçınmadır. Çoğunlukla panik atak deneyiminin ardından gelişir ve kişinin yaşam alanını giderek daraltır.
Anksiyete, gerçek veya algılanan bir tehdide karşı duyulan; endişe, gerginlik ve bedensel uyarılma (çarpıntı, terleme, kas gerginliği) ile seyreden kaygı durumudur. Belirli bir düzeyde normal ve koruyucudur; ancak süreklilik kazanıp günlük yaşamı bozduğunda anksiyete bozukluğundan söz edilir.
Anksiyete duyarlılığı, kaygının bedensel belirtilerini (çarpıntı, baş dönmesi, nefes değişikliği) tehlikeli olarak yorumlama eğilimidir. 'Kalbim duracak', 'bayılacağım' gibi yorumlar bu belirtileri daha da artırır; panik bozukluğun gelişip sürmesinde merkezî bir rol oynar.
Ayrılık anksiyetesi, bağlanılan kişilerden (anne-baba, eş, yakın) ayrılmaya veya onların başına bir şey gelmesine dair yaşa göre aşırı ve sürekli korkudur. Çocuklukta sık görülse de yetişkinlikte de ortaya çıkabilir; evden ya da sevilen kişiden uzaklaşmada yoğun sıkıntı, hatta bedensel belirtiler eşlik eder.
Beklenti anksiyetesi, korkulan bir olay ya da durumdan önce, o an henüz gelmemişken yaşanan yoğun kaygıdır. Örneğin bir sunumdan günler önce başlayan gerginlik; çoğu zaman olayın kendisinden daha yıpratıcı olabilir ve kaçınmayı besler.
Fobi, belirli bir nesne veya duruma (yükseklik, uçak, hayvan, kan/iğne) karşı duyulan, gerçek tehlikeyle orantısız ve mantıkdışı olduğu bilinse de kontrol edilemeyen yoğun korkudur. Kişi korkulan durumdan kaçınır; bu kaçınma zamanla işlevselliği kısıtlar.
Güvenlik davranışı, korkulan bir felaketi önlediğine inanılan ince kaçınmalardır: yanında ilaç taşımak, hep çıkışa yakın oturmak, biriyle gitmek gibi. Anlık rahatlama verir ama kişinin 'aslında tehlike yokmuş' deneyimini yaşamasını engelleyerek anksiyeteyi uzun vadede besler.
Hastalık anksiyetesi, ciddi bir hastalığa sahip olma veya yakalanma konusunda; normal beden duyumlarını tehlike olarak yorumlayan sürekli ve aşırı kaygıdır. Tekrarlayan doktor başvuruları veya tam tersi muayeneden kaçınma görülebilir.
Kaçınma davranışı, kaygı uyandıran durum, yer veya nesnelerle karşılaşmaktan uzak durmaktır. Kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede korkuyu pekiştirir ve yaşam alanını daraltır; bu yüzden anksiyete tedavisinde kaçınmayı azaltmak temel hedeftir.
Konversiyon bozukluğu, ruhsal sıkıntının; nörolojik bir hastalıkla açıklanamayan felç, nöbet benzeri ataklar, his kaybı veya konuşma güçlüğü gibi belirtilere dönüşmesidir. Belirtiler gerçek ve istemsizdir, kişi taklit etmez; tetkikler normaldir ve tedavide psikolojik etkenler ele alınır.
Özgül fobi, belirli bir nesne ya da duruma (yükseklik, kapalı alan, iğne, uçak, hayvanlar gibi) karşı duyulan, gerçek tehlikeyle orantısız, belirgin ve sürekli korkudur. Korkulan durum genellikle yoğun kaygıyla katlanılır ya da bütünüyle kaçınılır.
Panik atak, dakikalar içinde zirveye ulaşan yoğun korku ve bedensel belirtilerin (çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi, ölüm/kontrol kaybı korkusu) ani dalgasıdır. Genellikle 10-20 dakikada geçer ve tehlikeli değildir; tekrarladığında panik bozukluğa dönüşebilir.
Panik bozukluğu, tekrarlayan ve beklenmedik panik ataklarla; ardından yeni atak gelme korkusu ve davranış değişiklikleriyle seyreden bir anksiyete bozukluğudur. Kişi atakları önlemek için bazı yer ve durumlardan kaçınmaya başlayabilir.
Somatizasyon, psikolojik sıkıntının; baş ağrısı, mide şikâyetleri, çarpıntı veya ağrı gibi açıklanamayan bedensel belirtiler olarak ortaya çıkmasıdır. Tetkikler genellikle normaldir; belirtiler gerçektir ancak kökeninde ruhsal etkenler vardır.
Sosyal fobi, başkaları tarafından olumsuz değerlendirilme veya rezil olma korkusuyla sosyal ve performans ortamlarından (topluluk önünde konuşma, tanışma, telefonla konuşma) kaçınmadır. Yüz kızarması, titreme ve çarpıntı sık eşlik eder.
Yaygın anksiyete bozukluğu, günlük olaylar hakkında kontrol edilemeyen, sürekli ve aşırı endişeyle seyreden; en az 6 ay süren bir tablodur. Huzursuzluk, kolay yorulma, konsantrasyon güçlüğü, kas gerginliği ve uyku sorunları tipiktir.
Beden dismorfik bozukluğu, görünüşteki küçük veya başkalarınca fark edilmeyen bir 'kusura' aşırı takılma ve bununla ilgili tekrarlayan davranışlardır (aynaya bakma, kontrol etme, gizleme). Takıntı çoğunlukla cilt, burun ya da saça odaklanır; yoğun sıkıntı ve sosyal kaçınmaya yol açar.
Biriktiricilik, değeri olmasa da eşyaları atmakta sürekli güçlük çekme ve bunun sonucunda yaşam alanlarının kullanılamaz hâle gelmesidir. Eşyaları atma düşüncesi yoğun sıkıntı yaratır; sıradan dağınıklıktan farklı olarak işlevselliği ve güvenliği bozan ayrı bir tanıdır.
Dermatillomani, derinin tekrar tekrar koparılması/kurcalanması sonucu yaralar oluşması ve kişinin bu davranışı azaltma çabalarının başarısız olmasıdır. Trikotillomani gibi beden odaklı tekrarlayıcı davranışlar arasında yer alır ve sıklıkla utanç ve gizlemeyle birliktedir.
Egodistonik, bir düşünce ya da dürtünün kişinin değer ve kimliğiyle çelişmesi, ona “yabancı” ve rahatsız edici gelmesi demektir. OKB'deki takıntılar tipik olarak egodistoniktir: kişi bu düşünceleri istemez ve onlardan tedirgin olur.
ERP, OKB tedavisinde altın standart kabul edilen davranışçı tekniktir: kişi kaygı veren duruma kontrollü biçimde maruz bırakılırken, rahatlatıcı kompulsiyonu yapmaması desteklenir. Beyin, ritüel olmadan da kaygının kendiliğinden azaldığını öğrenir.
İntrusif düşünce, istem dışı zihne giren, çoğu zaman rahatsız edici veya kişinin değerlerine aykırı ani düşünce ve imgelerdir. Hemen herkeste zaman zaman görülür; bunlara aşırı anlam yüklenip kaygıyla bastırılmaya çalışıldığında obsesyona dönüşebilir.
Kompulsiyon, obsesyonların yarattığı kaygıyı azaltmak için yapılan, tekrarlayan davranış veya zihinsel eylemlerdir (el yıkama, kontrol etme, sayma, sıralama). Geçici rahatlama sağlar ama uzun vadede obsesyonu pekiştirir.
Nötrleştirme, bir takıntının yarattığı kaygıyı azaltmak için yapılan zihinsel ya da davranışsal eylemdir (örneğin içten dua etme, sayı sayma, “iyi” bir düşünceyle değiştirme). Kompulsiyonların temelini oluşturur ve kısa rahatlamasıyla OKB döngüsünü sürdürür.
Obsesyon, kişinin istemediği hâlde zihnine tekrar tekrar giren, yoğun kaygı yaratan istenmeyen düşünce, dürtü veya imgelerdir (bulaşma, zarar verme, simetri, dini/cinsel içerikli). Kişi bunların mantıksız olduğunu bilse de bastıramaz.
Ruminasyon, aynı olumsuz düşünce veya sorunun; çözüme ulaşmadan, döngüsel ve tekrarlayıcı biçimde zihinde evrilip çevrilmesidir. Hem depresyon hem anksiyetede sık görülür ve kaygıyı sürdüren bir kısır döngü oluşturur.
Trikotillomani, saç, kaş veya kirpik gibi kılların tekrar tekrar yolunması ve sonucunda belirgin kıl kaybıdır. Kişi bırakmayı denese de durduramaz; çoğu zaman gerginlik ya da can sıkıntısı öncesinde artar. OKB ile akraba, 'beden odaklı tekrarlayıcı davranışlar' grubundadır.
Anhedoni, daha önce keyif veren etkinliklerden (hobiler, sosyal ilişkiler, yemek, cinsellik) zevk alamama veya ilgi duyamama durumudur. Depresyonun çekirdek belirtilerinden biridir ve tedavi yanıtını izlemede önemli bir göstergedir.
Depresyon, en az iki hafta süren çökkün ruh hali ve/veya ilgi-zevk kaybının baskın olduğu; uyku, iştah, enerji, dikkat ve değer duygusunu etkileyen tıbbi bir hastalıktır. Bir karakter zayıflığı değildir ve tedaviyle büyük oranda düzelir.
Disfori, huzursuzluk, hoşnutsuzluk ve gerginlikle giden olumsuz duygusal durumdur. Depresyon, anksiyete, karma epizodlar ve yoksunluk dönemlerinde görülür; öforinin karşıtı olarak düşünülebilir.
Distimi, belirtileri majör depresyona göre daha hafif ama en az iki yıl süren, kronik bir çökkünlük halidir. Kişi uzun süredir 'hep böyleyim' diye düşünebilir; bu süreklilik tanının atlanmasına yol açar.
Doğum sonrası depresyon, doğumu izleyen haftalar-aylar içinde ortaya çıkan; çökkünlük, yoğun yorgunluk, bebeğe karşı yetersizlik hissi ve umutsuzlukla seyreden bir depresyon tablosudur. Geçici “lohusalık hüznünden” farklı olarak tedavi gerektirir ve tedaviye iyi yanıt verir.
Duygudurum, kişinin belirli bir dönemdeki baskın ve sürekli duygusal tonudur (çökkün, normal/öforik, irritabl). Anlık ve gözlenebilen duygusal ifadeye ise 'affekt' denir; psikiyatrik değerlendirmenin temel eksenlerinden biridir.
Hipomani, maninin daha hafif formudur: yüksek enerji ve moral, azalmış uyku ihtiyacı ve artan üretkenlik en az dört gün sürer, ancak hastane yatışı gerektirmez ve psikotik belirti içermez. Bipolar bozukluk tip II'nin temel bileşenidir.
İntihar düşüncesi, yaşama son verme ya da yaşamaya değmediğine dair geçici isteklerden somut planlara kadar uzanan bir yelpazedir. Ciddi ama yardımla geçebilen bir belirtidir; utanılacak bir şey değildir. Acil durumda 112'yi arayın; bu düşünceler varsa bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak gecikilmemesi gereken bir adımdır.
Karma dönem, manik ve depresif belirtilerin aynı dönemde bir arada görüldüğü bir duygudurum tablosudur; örneğin enerji ve huzursuzluğun yüksek olduğu ama ruh halinin çökkün olduğu bir durum. Risk açısından dikkatli izlem gerektirir.
Mani, anormal derecede yüksek, taşkın veya öfkeli ruh hali ile artmış enerjinin en az bir hafta sürdüğü; azalmış uyku ihtiyacı, aşırı konuşkanlık, büyüklük hissi ve riskli davranışlarla giden dönemdir. Bipolar bozukluk tip I'in belirleyici özelliğidir.
Melankoli, depresyonun; belirgin zevk kaybı, sabahları daha kötü hissetme, erken uyanma, iştah/kilo kaybı ve psikomotor yavaşlama ile giden ağır bir alt tipidir. Genellikle biyolojik ağırlıklıdır ve ilaç tedavisine iyi yanıt verir.
Mevsimsel depresyon, belirtilerin yılın belirli mevsimlerinde (çoğunlukla sonbahar-kış) düzenli olarak ortaya çıkıp ilkbaharda hafiflediği bir depresyon örüntüsüdür. Gün ışığının azalmasıyla ilişkilendirilir; ışık tedavisi ve standart depresyon tedavileri kullanılır.
Öfori, duruma göre orantısız, abartılı bir keyif ve coşku halidir. Manik ve hipomanik epizodlarda görülebileceği gibi bazı madde etkileriyle de ortaya çıkabilir; süreklilik ve işlev bozukluğu eşlik ettiğinde klinik anlam taşır.
Ötimi, ne depresif ne de manik/hipomanik yönde sapma gösteren, dengeli ve normal sınırlardaki duygudurumdur. Özellikle bipolar bozuklukta tedavinin hedefi, kişinin epizodlar arasında ötimik dönemde kalmasını sürdürmektir.
Premenstrüel disforik bozukluk, adetten önceki haftada belirgin olarak ortaya çıkan; çökkünlük, gerginlik, ani sinirlilik ve duygusal dalgalanmalarla giden, adet başlayınca düzelen ağır bir tablodur. Sıradan 'adet öncesi gerginlikten' farklı olarak işlevselliği ve ilişkileri bozar ve tedavi edilebilir.
Psikomotor yavaşlama, düşünce, konuşma ve hareketlerin gözle görülür biçimde yavaşlamasıdır: geç ve kısa yanıtlar, azalmış mimik, ağırlaşmış hareketler. Özellikle ağır ve melankolik depresyonun belirgin bir bulgusudur ve tedaviyle düzelir.
Siklotimi, en az iki yıl boyunca; hafif depresif belirtilerle hipomanik belirtilerin birbirini izlediği, kronik ve dalgalı bir duygudurum bozukluğudur. Belirtiler tam epizod kriterlerini karşılamaz ama yaşam kalitesini ve ilişkileri etkiler.
Uzamış yas bozukluğu, kaybın üzerinden uzun süre (genellikle bir yıldan fazla) geçmesine rağmen; yoğun özlem, sürekli kayıpla meşgul olma ve gündelik hayata dönememenin sürdüğü tablodur. Normal yastan, yoğunluğun azalmaması ve işlevselliği belirgin biçimde bozmasıyla ayrılır.
Yas, bir kayıp (ölüm, ayrılık, sağlık kaybı) sonrası yaşanan; üzüntü, özlem, öfke ve suçluluk gibi duyguların eşlik ettiği doğal ve uyum sağlayıcı bir süreçtir. Depresyondan farkı, duyguların kayıpla bağlantılı dalgalar hâlinde gelmesi ve zamanla yoğunluğunun azalmasıdır.
Dezorganizasyon, düşünce akışının ve davranışın amaca yönelik bütünlüğünü yitirmesidir: konudan konuya atlama, bağlantısız konuşma (çağrışım çözülmesi) ve duruma uymayan, hedefsiz davranışlar görülür. Şizofreni ve diğer psikotik tablolarda sanrı-halüsinasyonla birlikte bulunabilir.
Halüsinasyon, dışarıda gerçek bir uyaran olmadan ortaya çıkan algıdır: olmayan sesler duymak (işitsel), olmayan şeyler görmek (görsel) gibi. En sık işitsel halüsinasyonlar görülür ve psikotik bozuklukların önemli bir belirtisidir.
İçgörü, kişinin kendi ruhsal durumunun farkında olması ve belirtilerini bir hastalığa bağlayabilmesidir. İçgörünün azalması özellikle psikotik ve manik tablolarda görülür ve tedaviye uyumu doğrudan etkiler.
Katatoni, hareket ve tepkisellikte belirgin bozulmayla giden bir tablodur; aşırı hareketsizlik, donup kalma, konuşmama ya da tersine amaçsız aşırı hareketlilik görülebilir. Şizofreni, duygudurum bozuklukları ve bazı bedensel hastalıklara eşlik edebilir; acil değerlendirme gerektirir.
Negatif belirtiler, şizofrenide normal işlevlerin azalması veya kaybıyla giden belirtilerdir: duygusal küntleşme, konuşmada azalma, istem kaybı (avolisyon), sosyal geri çekilme ve zevk alamama. Pozitif belirtilere (sanrı, halüsinasyon) göre tedavisi daha zordur.
Paranoya, başkalarının kötü niyetli, tehdit edici veya kendisine zarar vermeye çalıştığına dair yoğun ve yersiz kuşkuculuktur. Hafif güvensizlikten belirgin takip sanrılarına kadar geniş bir yelpazede görülebilir.
Prodrom, tam bir hastalık tablosu ortaya çıkmadan önceki, belirtilerin silik ve özgül olmayan biçimde başladığı öncül dönemdir. Psikozda prodromal dönem; içe kapanma, işlevsellikte düşüş ve tuhaf düşüncelerle gidebilir ve erken müdahale için önemli bir fırsattır.
Psikoz, gerçeklik değerlendirmesinin bozulduğu; sanrı (gerçek dışı inançlar) ve halüsinasyon (gerçek dışı algılar) gibi belirtilerle giden bir ruhsal durumdur. Şizofreni, bipolar bozukluk, ağır depresyon ve bazı tıbbi/madde durumlarında görülebilir.
Rezidüel belirtiler, akut dönem geçtikten sonra geriye kalan, daha hafif süregelen belirtilerdir. Örneğin psikoz sonrası süren içe kapanma, motivasyon düşüklüğü veya depresyon sonrası kalan enerji azlığı; tam iyileşme için bu kalıntı belirtilerin de izlenmesi gerekir.
Sanrı, aksini gösteren kanıtlara ve mantığa rağmen sürdürülen, kültürel olarak paylaşılmayan yanlış inançtır (takip edilme, büyüklük, kıskançlık, referans sanrıları). Psikozun çekirdek belirtilerinden biridir.
Sanrısal bozukluk, en az bir ay süren, belirgin ve sistemli bir veya birkaç sanrının bulunduğu; ancak şizofreninin diğer belirtilerinin (dağınık düşünce, belirgin halüsinasyonlar, işlevsellikte ağır çöküş) görülmediği psikotik bir durumdur. Kişi sanrı dışındaki alanlarda büyük ölçüde işlevini sürdürebilir.
Şizoaffektif bozukluk, şizofreninin psikotik belirtileri (sanrı, halüsinasyon) ile belirgin duygudurum epizodlarının (depresyon veya mani) bir arada görüldüğü tablodur. Tanı için psikotik belirtilerin, duygudurum epizodu olmadığı dönemlerde de bir süre sürmüş olması gerekir.
Akut stres bozukluğu, travmatik bir olaydan hemen sonra (ilk 3 gün ile 1 ay arasında) ortaya çıkan; istemsiz anılar, kaçınma, uyku ve uyarılmışlık belirtileriyle giden tablodur. Belirtiler bir aydan uzun sürerse tanı travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) doğru değerlendirilir.
Disosiyasyon, düşünce, bellek, kimlik veya çevre algısının normal bütünlüğünün geçici olarak kopmasıdır: kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), çevreyi gerçek dışı algılama (derealizasyon) veya zaman kayıpları görülebilir. Sıklıkla travmaya bir tepki olarak ortaya çıkar.
Flashback, travmatik anının sanki yeniden yaşanıyormuş gibi, canlı görüntü, ses ve bedensel duyumlarla istem dışı geri gelmesidir. Kişi o an bugünle bağını kısmen yitirir; TSSB'nin tipik belirtilerindendir.
Hiperuyarılmışlık, sinir sisteminin sürekli alarm halinde kalmasıdır: kolay irkilme, sürekli tetikte olma, uyku güçlüğü, sinirlilik ve konsantrasyon sorunları görülür. TSSB ve anksiyete bozukluklarında belirgindir.
İkincil travmatik stres, travma yaşamış kişilere yakından tanıklık eden veya onlara destek veren bireylerde (yakınlar, sağlık ve afet çalışanları) ortaya çıkan TSSB benzeri belirtilerdir. Kişi olayı doğrudan yaşamamıştır ama başkasının travmasının etkisini taşır.
Karmaşık travma, tek bir olaydan çok, uzun süreli ve tekrarlayan travmatik yaşantıların (örneğin çocuklukta süregelen ihmal/istismar) ardından gelişen bir tablodur. Klasik travma belirtilerine ek olarak duygu düzenleme güçlüğü, olumsuz benlik algısı ve ilişki sorunları belirgindir.
Tetikleyici, travmatik anıyı ya da yoğun duygusal tepkiyi yeniden harekete geçiren bir uyarandır; bir ses, koku, yer ya da görüntü olabilir. Travma sonrası stres bozukluğunda tetikleyiciler flashback ve kaçınmaya yol açabilir; terapide bunların tanınması önemlidir.
Travma, kişinin baş etme kapasitesini aşan; ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel/fiziksel şiddet tehdidi içeren olaylar karşısında oluşan ruhsal örselenmedir. Tek bir olay ya da uzun süreli, tekrarlayan deneyimler (karmaşık travma) biçiminde olabilir.
TSSB, travmatik bir olaydan sonra; istemsiz anılar/flashback'ler, kaçınma, olumsuz düşünce-duygu değişiklikleri ve aşırı uyarılmışlığın en az bir ay sürmesiyle tanımlanan bozukluktur. EMDR ve travma odaklı terapiler etkili tedavi seçenekleridir.
Uyum bozukluğu, tanımlanabilir bir yaşam stresine (iş kaybı, ayrılık, taşınma, hastalık) karşı; beklenenden belirgin daha yoğun çökkünlük, kaygı veya davranış değişiklikleriyle verilen tepkidir. Belirtiler genellikle stresörün başlamasından sonraki üç ay içinde ortaya çıkar ve etken geçtikçe hafifler.
DEHB, dikkat sürdürme güçlüğü, dürtüsellik ve/veya hareketlilikle giden, çocukluktan başlayan nörogelişimsel bir bozukluktur. Yetişkinlerde hiperaktivite genellikle içsel huzursuzluğa, dağınıklık ve erteleme sorunlarına dönüşür.
Dikkatsizlik, dikkati sürdürmede, ayrıntılara odaklanmada ve görevleri tamamlamada güçlük çekme örüntüsüdür: kolay dağılma, eşyaları kaybetme, unutkanlık ve düzen kurmada zorlanma görülür. Hiperaktivite ve dürtüsellikle birlikte DEHB'nin üç temel belirti alanından biridir.
Dürtüsellik, sonuçlarını yeterince tartmadan, ani istekle harekete geçme eğilimidir: sözü kesme, sırasını bekleyememe, ani harcama veya kararlar. DEHB, bipolar bozukluk ve bazı kişilik özelliklerinde öne çıkar.
Hiperaktivite, yaşa ve ortama göre aşırı, amaca yönelik olmayan hareketlilik ve yerinde duramama halidir. Çocuklarda görünür hareketlilik olarak öne çıkarken yetişkinlerde çoğunlukla içsel bir huzursuzluğa dönüşür. DEHB'nin üç temel belirti alanından biridir.
Hiperfokus, DEHB'de ilgi çeken bir etkinliğe öyle yoğun ve uzun süre dalmaktır ki kişi zamanı, çevresini ve diğer görevlerini unutur. Dikkat eksikliğiyle çelişiyor gibi görünse de aynı düzensiz dikkat düzenlemesinin bir yüzüdür; ilgi azaldığında odak yine kolayca dağılır.
Yürütücü işlevler, beynin; planlama, başlatma, önceliklendirme, dürtü kontrolü, çalışma belleği ve zaman yönetimi gibi hedefe yönelik becerileridir. DEHB'de bu işlevlerdeki zorlanma, 'irade' sorunundan değil nörolojik farklılıktan kaynaklanır.
Zaman körlüğü, sürenin geçişini sezme ve işleri zamana göre planlama becerisindeki zorlanmadır; DEHB'de sık görülür. Kişi bir işin ne kadar süreceğini yanlış tahmin eder, son ana sıkıştırır veya randevuları kaçırır. Tembellik değil, zaman algısındaki nörogelişimsel bir farktır.
Akatizi, kişinin yerinde duramama, sürekli hareket etme ihtiyacı şeklinde yaşadığı yoğun bir iç huzursuzluk halidir. Bazı antipsikotik ve antidepresanların yan etkisi olabilir; fark edilip doz ya da ilaç düzenlemesiyle yönetilmesi önemlidir.
Antidepresan, depresyon ve birçok anksiyete bozukluğunun tedavisinde kullanılan, beyindeki nörotransmitter dengesini düzenleyen ilaç grubudur. Etkisi genellikle 2-4 haftada başlar, bağımlılık yapmaz ve doktor kontrolünde başlanıp bırakılır.
Antipsikotik, sanrı ve halüsinasyon gibi psikotik belirtileri azaltan ilaç grubudur; şizofreni, bipolar bozukluk ve bazı durumlarda depresyona ek olarak kullanılır. Yeni kuşak (atipik) antipsikotikler daha geniş bir kullanım alanına sahiptir.
Augmentasyon, mevcut bir ilaca yeterli yanıt alınamadığında, etkisini güçlendirmek için ikinci bir ilacın eklenmesidir. Örneğin tedaviye dirençli depresyonda bir antidepresana başka bir ajanın eklenmesi; ilaç değiştirmeye alternatif bir stratejidir.
Bağımlılık, bir madde veya davranışa karşı; kontrol kaybı, artan tolerans, yoksunluk ve olumsuz sonuçlara rağmen kullanımı sürdürme ile giden kronik bir beyin hastalığıdır. Ahlaki bir zayıflık değil, tedavi edilebilir tıbbi bir durumdur.
Benzodiazepinler, yoğun kaygı ve panik durumlarında hızlı rahatlama sağlayan sakinleştirici ilaçlardır (örn. diazepam, alprazolam). Bağımlılık riski taşıdıkları için genellikle kısa süreli ve kontrollü 'köprü tedavi' olarak kullanılır.
Dopamin, ödül, motivasyon, hareket ve dikkatle ilişkili bir nörotransmitterdir. Aşırı dopamin etkinliği psikoz belirtileriyle, yetersizliği ise DEHB ve motivasyon güçlükleriyle bağlantılandırılır; antipsikotikler ve bazı DEHB ilaçları dopamin sistemini hedefler.
Duygudurum dengeleyiciler, bipolar bozuklukta manik ve depresif epizodları önlemek ve duygudurumu dengede tutmak için kullanılan ilaçlardır (örn. lityum, valproat, lamotrijin). İdame tedavisinin temelini oluşturur.
EKT, kontrollü koşullarda ve anestezi altında uygulanan, beyinde kısa süreli bir nöbet oluşturarak etki eden bir tedavi yöntemidir. Ağır, ilaca dirençli ya da yaşamı tehdit eden depresyon, mani ve bazı psikoz tablolarında etkili ve güvenli kabul edilen bir seçenektir.
Esketamin, klasik antidepresanlardan farklı bir mekanizmayla (glutamat sistemi) etki eden ve tedaviye dirençli depresyonda kullanılan bir ilaçtır. Etkisi görece hızlı başlayabilir; yalnızca sağlık kuruluşunda, gözetim altında ve seçili hastalarda uygulanır.
Kesilme (bırakma) sendromu, antidepresanın özellikle aniden bırakılması sonrası ortaya çıkabilen geçici belirtilerdir: baş dönmesi, grip benzeri hâl, uyku bozukluğu, “elektrik çarpması” hissi. Bağımlılık değildir; ilacın kademeli azaltılmasıyla (taper) önlenir.
Lityum, bipolar bozuklukta etkinliği en köklü kanıtlanmış duygudurum dengeleyicidir; epizodları azaltır ve intihar riskini düşürdüğü gösterilmiştir. Kan düzeyinin düzenli izlenmesini gerektiren, dar terapötik aralığa sahip bir ilaçtır.
MAO inhibitörleri, monoamin oksidaz enzimini bloke ederek serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerini artıran bir antidepresan grubudur. Bazı dirençli depresyon tablolarında etkilidir; belirli besin ve ilaçlarla etkileşim riski nedeniyle diyet ve doktor takibi gerektirir.
Noradrenalin (norepinefrin), uyanıklık, dikkat, enerji ve strese karşı 'savaş ya da kaç' tepkisinde rol oynayan bir nörotransmitterdir. SNRI grubu antidepresanlar ve bazı DEHB ilaçları, noradrenalin etkinliğini artırarak dikkat ve duygudurum üzerinde etki gösterir.
Nörotransmitter, sinir hücreleri arasında sinyal taşıyan kimyasal habercilerdir (örn. serotonin, dopamin, noradrenalin). Duygudurum, kaygı, uyku ve dikkat gibi işlevlerde rol oynarlar; birçok psikiyatrik ilaç, bu ileticilerin beyindeki düzeyini ya da etkisini düzenleyerek çalışır.
Plasebo, etkin madde içermeyen ama tedavi beklentisiyle olumlu etki yaratabilen 'sahte' uygulamadır. İlaç çalışmalarında gerçek etkiyi ölçmek için karşılaştırma grubu olarak kullanılır; plasebo etkisi, beklentinin biyolojik etkisini gösterir.
Serotonin, duygudurum, kaygı, uyku, iştah ve dürtü kontrolünde rol oynayan bir nörotransmitterdir. Depresyon ve anksiyete tedavisinde sık kullanılan SSRI ve SNRI grubu ilaçlar, serotoninin sinir hücreleri arasındaki etkinliğini artırarak çalışır.
Serotonin sendromu, beyinde serotonin etkinliğinin aşırı artması sonucu ortaya çıkan, nadir ama ciddi bir tablodur; huzursuzluk, terleme, titreme, kalp hızında artış ve kas seğirmeleriyle gider. Genellikle serotonerjik ilaçların birlikte kullanımıyla ilişkilidir ve acil değerlendirme gerektirir.
SNRI'lar, hem serotonin hem noradrenalin düzeyini artıran antidepresan grubudur (örn. venlafaksin, duloksetin). Depresyon, yaygın anksiyete ve bazı kronik ağrı durumlarında kullanılır.
SSRI'lar, serotoninin sinir hücreleri arasındaki düzeyini artırarak etki gösteren, depresyon ve anksiyete tedavisinde ilk tercih edilen antidepresan grubudur (örn. sertralin, essitalopram). Görece güvenli yan etki profilleri nedeniyle yaygın kullanılır.
Titrasyon, bir ilacın etkili ve iyi tolere edilen doza ulaşması için dozun kademeli olarak artırılması (veya azaltılması) sürecidir. Yan etkileri en aza indirmek ve en uygun yanıtı bulmak için psikiyatride sık uygulanır.
Tolerans, bir maddenin tekrarlanan kullanımıyla aynı etkiyi elde etmek için giderek daha yüksek doz gerekmesidir. Madde bağımlılığının ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımının önemli bir göstergesidir.
Transkraniyal manyetik uyarım (TMU/TMS), kafa derisi üzerinden uygulanan manyetik darbelerle beynin belirli bölgelerini uyaran, ilaç dışı bir tedavi yöntemidir. Özellikle tedaviye dirençli depresyonda kullanılır; girişimsel değildir ve anestezi gerektirmez.
Trisiklik antidepresanlar, depresyon ve bazı ağrı/anksiyete durumlarında kullanılan eski kuşak antidepresanlardır (örn. amitriptilin, klomipramin). Etkilidirler ancak yan etki profilleri SSRI'lara göre daha belirgin olduğundan, günümüzde çoğunlukla seçili durumlarda tercih edilirler.
Uyarıcılar (stimülanlar), DEHB tedavisinde ilk sırada yer alan, dopamin ve noradrenalin etkinliğini artırarak dikkat ve dürtü kontrolünü iyileştiren ilaçlardır (örn. metilfenidat). Reçeteyle ve doktor takibinde kullanılır; doğru endikasyonda etkili ve güvenli kabul edilir.
Yan etki, bir ilacın asıl tedavi amacının yanında ortaya çıkan istenmeyen etkilerdir (örn. bulantı, uyku hali, ağız kuruluğu). Çoğu yan etki ilk haftalarda görülüp zamanla azalır; rahatsız edici olduğunda doz veya ilaç değişikliği değerlendirilir.
Yarılanma ömrü, bir ilacın kandaki düzeyinin yarıya inmesi için geçen süredir. Bu süre; ilacın günde kaç kez alınacağını, kesildiğinde vücuttan ne hızda atılacağını ve kesilme belirtisi riskini etkiler. Kısa yarı ömürlü ilaçlarda kesilme belirtileri daha belirgin olabilir.
Yoksunluk, bağımlılık yapan bir madde veya bazı ilaçların aniden azaltılması/bırakılmasıyla ortaya çıkan bedensel ve ruhsal belirtilerdir. Bu nedenle birçok ilaç doktor kontrolünde kademeli olarak azaltılarak bırakılır.
Alevlenme, kısmen kontrol altındaki bir hastalığın belirtilerinin yeniden artması ve şiddetlenmesidir. Nüksten farklı olarak tam bir iyilik dönemi sonrası değil, sürmekte olan bir tablonun kötüleşmesini anlatır; tedavi planının gözden geçirilmesini gerektirir.
Epizod, psikiyatride belirli bir bozukluğun belirtilerinin tanı kriterlerini karşılayacak yoğunluk ve sürede görüldüğü, başlangıcı ve bitişi belli ayrı bir dönemdir. Depresif, manik, hipomanik ve karma epizod türleri tanımlıdır.
Erken müdahale, belirtiler ilk ortaya çıktığında ya da tam tablo gelişmeden önce tanı koyup tedaviye başlamaktır. Özellikle psikoz, bipolar bozukluk ve depresyonda erken müdahale; hastalığın gidişatını, tedaviye yanıtı ve uzun vadeli işlevselliği belirgin biçimde iyileştirir.
Etiyoloji, bir hastalığın nedenlerini ve oluş mekanizmalarını inceleyen kavramdır. Psikiyatrik bozukluklar çoğunlukla tek bir nedene değil; genetik, biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimine (biyopsikososyal model) dayanır.
İdame tedavisi, akut belirtiler geçtikten sonra nüksü önlemek için sürdürülen koruyucu tedavi sürecidir. İlaç dozunun etkili düzeyde tutulması ve düzenli takip içerir; özellikle tekrarlayıcı depresyon ve bipolar bozuklukta kritik öneme sahiptir.
İlk atak, bir bozukluğun (örneğin psikoz veya depresyonun) ilk kez tanı ölçütlerini karşılayacak şiddette ortaya çıktığı dönemdir. Doğru tanı, hızlı tedavi ve iyi bir izlemle ilk atağın yönetilmesi, sonraki gidişat ve nüks riski açısından kritik öneme sahiptir.
Komorbidite, bir kişide aynı anda birden fazla hastalığın bir arada bulunmasıdır (örn. depresyon ile anksiyetenin veya DEHB ile depresyonun birlikteliği). Psikiyatride çok sık görülür ve tedavi planının bütüncül kurulmasını gerektirir.
Kronik, bir belirtinin ya da hastalığın uzun süre (genellikle aylar-yıllar) boyunca sürmesini tanımlar. Kronik seyir, hastalığın tedavi edilemeyeceği anlamına gelmez; çoğu kronik ruhsal tablo uygun ve sürekli tedaviyle iyi biçimde yönetilebilir.
Nüks, iyileşme veya remisyon döneminden sonra hastalık belirtilerinin yeniden ortaya çıkmasıdır. Birçok psikiyatrik bozuklukta nüks riski gerçektir; bu yüzden belirtiler geçtikten sonra da idame (bakım) tedavisi önerilir.
Prevalans, belirli bir hastalığın bir toplumda, belirli bir zaman diliminde görülme oranıdır. 'Yaşam boyu prevalans' ise kişinin yaşamının herhangi bir döneminde o hastalığı yaşama olasılığını anlatır; bir bozukluğun ne kadar yaygın olduğunu anlamada temel ölçüttür.
Prognoz, bir hastalığın beklenen gidişatı ve tedaviyle ulaşılması muhtemel sonuçtur. Erken tanı, tedaviye uyum ve sosyal destek gibi etkenler psikiyatrik bozukluklarda prognozu belirgin biçimde iyileştirir.
Remisyon, hastalık belirtilerinin büyük ölçüde veya tamamen kaybolduğu, kişinin işlevselliğine döndüğü dönemdir. Tedavinin hedeflerinden biridir; ancak remisyon iyileşmenin sürdürülmesi için tedavinin hemen kesilmesi gerektiği anlamına gelmez.
Subklinik (eşik altı), belirtilerin var olduğu ancak bir tanının tüm ölçütlerini karşılamaya yetmediği durumdur. Bu belirtiler yine de sıkıntı verebilir ve zaman içinde tam bir tabloya ilerleyebileceğinden izlenmesi ve gerektiğinde desteklenmesi önemlidir.
Tedaviye dirençli, yeterli doz ve sürede uygulanan en az iki uygun tedaviye rağmen beklenen düzelmenin sağlanamadığı durumu tanımlar. Bu noktada tanı ve uyum yeniden gözden geçirilir; ilaç değişimi, augmentasyon, EKT veya TMU gibi seçenekler değerlendirilir.
Aile terapisi, sorunu tek bir kişide değil, ailenin ilişki ve iletişim örüntülerinde ele alan bir terapi yaklaşımıdır. Üyeler birlikte görüşmelere katılır; amaç çatışmaları azaltmak, sağlıklı sınırlar kurmak ve aileyi bir destek kaynağına dönüştürmektir.
BDT, düşünce, duygu ve davranış arasındaki bağı ele alan; işlevsiz düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirmeye odaklanan, kanıta dayalı bir psikoterapi yöntemidir. Depresyon, anksiyete, panik ve OKB başta olmak üzere geniş bir alanda etkilidir.
Bilişsel çarpıtmalar, gerçeği olduğundan olumsuz gösteren sistematik düşünce hatalarıdır: felaketleştirme, ya hep ya hiç düşüncesi, zihin okuma, aşırı genelleme gibi. BDT'de bu kalıpları fark edip daha gerçekçi düşünceyle değiştirmek hedeflenir.
Davranışsal aktivasyon, depresyonda azalan etkinlikleri ve keyif veren uğraşları planlı biçimde yeniden artırmaya dayanan bir terapi yöntemidir. İlke, “canı istediğinde değil, planladığında” harekete geçmektir; motivasyon çoğu zaman eylemden sonra gelir.
Diyalektik Davranış Terapisi (DDT/DBT), yoğun duygusal dalgalanma ve dürtüsellikle baş etmek için geliştirilen, kabul ile değişimi dengeleyen bir terapi yöntemidir. Duygu düzenleme, sıkıntıya dayanma, farkındalık ve kişilerarası beceriler üzerine çalışır.
Duygu düzenleme, yoğun duyguları fark etme, anlama ve onlara sağlıklı biçimde yanıt verebilme becerisidir. Bu becerideki güçlük; dürtüsellik, ilişki sorunları ve bazı bozukluklarla bağlantılıdır. Diyalektik davranış terapisi (DDT) gibi yaklaşımlar bu beceriyi doğrudan güçlendirmeye odaklanır.
EMDR, travmatik anıların beyin tarafından yeniden işlenmesini sağlayan; bilateral uyaran (göz hareketi, dokunsal veya işitsel) eşliğinde uygulanan kanıta dayalı bir terapi yöntemidir. Anı silinmez ama duygusal yükü belirgin biçimde azalır.
Farkındalık (mindfulness), dikkati yargılamadan ve “şimdiki an”a yönelterek deneyimi olduğu gibi gözlemleme becerisidir. Düşünce ve duygulara kapılmadan onları fark etmeyi öğretir; anksiyete, depresyon ve stresle baş etmede destekleyici olarak kullanılır.
Gevşeme egzersizleri, beden ve zihindeki gerginliği bilinçli olarak azaltan tekniklerdir: diyafram (karın) nefesi, progresif kas gevşetme ve imgeleme gibi. Anksiyete, panik ve uyku sorunlarında, sinir sisteminin aşırı uyarılmışlığını düşürmek için destekleyici olarak kullanılır.
Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), zorlayıcı düşünce ve duygularla savaşmak yerine onlara yer açmayı, aynı zamanda kişinin değerleri doğrultusunda adımlar atmasını hedefleyen bir terapi yaklaşımıdır. Bilişsel davranışçı geleneğin “üçüncü dalga” yöntemlerinden biridir.
Kişilerarası terapi (IPT), depresyon ve bazı bozukluklarda; belirtilerin güncel ilişki sorunları (kayıp/yas, rol değişimleri, çatışmalar, sosyal izolasyon) bağlamında ele alındığı, süreli ve yapılandırılmış bir terapidir. İlişkileri ve iletişimi iyileştirerek belirtileri azaltmayı amaçlar.
Maruz bırakma, korkulan durum, nesne ya da anıyla kademeli ve kontrollü biçimde, kaçınmadan yüzleşmeyi içeren kanıta dayalı bir terapi tekniğidir. Beyin, korkulan durumun beklenenden daha az tehlikeli olduğunu deneyimle öğrenir; fobi, panik ve sosyal anksiyetede etkilidir.
Psikodinamik terapi, bugünkü duygusal zorlanmaların kökenini geçmiş ilişkiler ve farkında olunmayan (bilinçdışı) çatışmalarda arayan bir psikoterapi yaklaşımıdır. Tekrarlayan ilişki örüntülerini ve duyguları terapötik ilişki içinde anlamayı ve içgörü kazanmayı hedefler.
Psikoeğitim, kişiye (ve gerektiğinde ailesine) hastalığı, tedavisi ve baş etme yolları hakkında yapılandırılmış bilgi verilmesidir. Doğru bilgi, kaygıyı azaltır, tedaviye uyumu artırır ve erken uyarı belirtilerinin tanınmasına yardımcı olur; çoğu tedavinin temel bir parçasıdır.
Psikoterapi, eğitimli bir ruh sağlığı uzmanıyla yapılan; duygusal sorunları, düşünce kalıplarını ve davranışları anlamak ve değiştirmek için yürütülen yapılandırılmış görüşme sürecidir. Tek başına veya ilaç tedavisiyle birlikte uygulanabilir.
Şema terapi, çocuklukta oluşan ve yaşam boyu tekrarlayan olumsuz kalıpları ('şemalar') ele alan, BDT'yi bağlanma ve duygu odaklı tekniklerle birleştiren bütünleştirici bir yaklaşımdır. Özellikle kronik ve yineleyen sorunlarda ve kişilik örüntülerinde kullanılır.
Terapötik ittifak, danışan ile terapist arasındaki güvene, ortak hedeflere ve işbirliğine dayalı çalışma ilişkisidir. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, güçlü bir terapötik ittifak terapinin sonucunu belirleyen en önemli etkenlerden biri olarak gösterilmiştir.
Ajitasyon, içsel gerginliğin; yerinde duramama, dolanıp durma, ellerini oğuşturma ve tedirgin hareketlilik biçiminde dışa vurmasıdır. Anksiyete, depresyon, mani, psikoz ve yoksunluk gibi pek çok durumda görülebilir; şiddetli ajitasyon değerlendirme gerektirir.
Aleksitimi, kişinin kendi duygularını fark etme, adlandırma ve sözel olarak ifade etmede belirgin güçlük yaşamasıdır. Duygular çoğunlukla bedensel belirtiler üzerinden yaşanır. Bir hastalık değil bir özelliktir; somatizasyon, depresyon ve travma sonrası tablolara sık eşlik eder.
Ayırıcı tanı, benzer belirtiler veren olası durumları sistematik biçimde değerlendirip elemeyle doğru tanıya ulaşma sürecidir. Örneğin çarpıntı ve nefes darlığında panik bozukluğu ile kalp ya da tiroid sorunlarını ayırt etmek; doğru tedavi için kritik bir adımdır.
Biyopsikososyal model, ruhsal bozuklukları tek bir nedenle değil; biyolojik (genetik, beyin kimyası), psikolojik (düşünce, baş etme, geçmiş yaşantılar) ve sosyal (ilişkiler, çevre, stres) etkenlerin etkileşimiyle açıklayan bütüncül bir çerçevedir. Tedavi planı da bu üç boyutu birlikte gözetir.
Damgalama, ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik olumsuz önyargı, dışlama ve etiketlemedir. Stigma, kişilerin yardım aramasını geciktiren en önemli engellerden biridir; doğru bilgi ve açık konuşma bu engeli azaltır.
Depersonalizasyon, kişinin kendi düşünce, duygu, beden ya da eylemlerine sanki dışarıdan bir gözlemciymiş gibi yabancılaşmasıdır: 'kendim değilmişim', 'bir rüyadaymışım gibi' hissi tipiktir. Yoğun stres, anksiyete ve travmaya bir tepki olarak ortaya çıkabilir.
Derealizasyon, dış dünyanın gerçek dışı, uzak, sisli ya da sahneye konmuş gibi algılanmasıdır. Çevre tanıdık olsa da kişiye yabancı gelir. Depersonalizasyonla sık birlikte görülür ve genellikle yoğun kaygı, panik veya travma anlarında ortaya çıkan disosiyatif bir belirtidir.
DSM-5-TR, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan, ruhsal bozuklukların tanı ölçütlerini tanımlayan başvuru kaynağıdır. Klinik değerlendirmede ortak bir dil sağlar; tanılar tek başına bir kontrol listesiyle değil, bütüncül klinik değerlendirmeyle konur.
Hekim-hasta gizliliği, görüşmelerde paylaşılan bilgilerin hekimin yasal ve etik sır saklama yükümlülüğü altında korunmasıdır. Bu güvence, kişilerin çekinmeden açılabilmesinin temelidir. Yalnızca kişinin veya başkalarının yaşamını tehdit eden ağır durumlar gibi sınırlı istisnalar söz konusudur.
ICD-11, Dünya Sağlık Örgütü'nün yayımladığı, tüm hastalıkları (ruhsal bozukluklar dahil) sınıflandıran uluslararası sistemdir. Tanılara standart kodlar verir; örneğin tükenmişlik ICD-11'de bir hastalık değil, mesleki bir olgu olarak yer alır.
İnsomnia, uykuya dalmada veya uykuyu sürdürmede güçlük ya da dinlendirmeyen uyku ile giden, gündüz işlevselliğini bozan uyku bozukluğudur. Depresyon ve anksiyetenin hem belirtisi hem tetikleyicisi olabilir; tedavisi altta yatan nedene göre planlanır.
Libido, cinsel istek ve dürtü düzeyidir. Depresyon, anksiyete, hormonal değişiklikler ve bazı ilaçlar (örn. bazı antidepresanlar) libidoyu etkileyebilir; kalıcı değişiklikler ruhsal ve tıbbi açıdan değerlendirilmelidir.
Mizaç, kişinin doğuştan getirdiği, duygusal tepki verme ve uyarılma biçimini belirleyen görece kalıcı huy özellikleridir. Kişiliğin biyolojik temelini oluşturur ve çevreyle etkileşerek zamanla kişilik örüntüsüne dönüşür.
Psikiyatri, ruhsal bozuklukların tanı, tedavi ve önlenmesiyle ilgilenen tıp dalıdır. Psikiyatri uzmanı (psikiyatrist) bir hekimdir; tanı koyabilir, ilaç yazabilir ve gerektiğinde psikoterapi uygular. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenleri bir arada değerlendirir.
Psikolog, psikoloji lisansı almış; davranış, duygu ve düşünce süreçlerini değerlendiren ve psikoterapi uygulayan ruh sağlığı uzmanıdır. Tıp doktoru olmadığından ilaç yazamaz ve tıbbi tanı koyamaz. Bu yönüyle hekim olan ve ilaç yazabilen psikiyatristten ayrılır.
Psikolojik sağlamlık (resilience), zorluk, stres ve travma karşısında uyum sağlayabilme ve toparlanabilme kapasitesidir. Doğuştan sabit bir özellik değildir; sosyal destek, baş etme becerileri ve anlam duygusuyla zamanla güçlendirilebilir. Ruhsal sorunlara karşı koruyucu bir etkendir.
Psikometrik test, belirtileri ya da ruhsal özellikleri standart sorularla ölçen, geçerlik ve güvenirliği araştırılmış araçlardır (örn. PHQ-9, GAD-7). Tek başına tanı koydurmaz; klinik değerlendirmeyi destekler, belirtilerin şiddetini ve tedaviye yanıtı izlemede yardımcı olur.
Ruhsal durum muayenesi, psikiyatrik değerlendirmenin; kişinin görünümü, konuşması, duygudurumu, düşünce içeriği, algı, dikkat ve içgörü gibi alanlarını sistematik biçimde gözlemleyen bölümüdür. Bedensel muayenenin ruhsal karşılığı gibidir ve tanıya temel oluşturur.
Stres, zorlayıcı veya tehdit edici olarak algılanan durumlara karşı bedenin ve zihnin verdiği uyum tepkisidir. Kısa süreli stres performansı artırabilir; ancak yoğun ve süregen stres, uyku, duygudurum ve bedensel sağlığı olumsuz etkileyerek birçok ruhsal sorunun zeminini hazırlar.
Teletıp, sağlık hizmetinin görüntülü ve sesli iletişim teknolojileriyle uzaktan sunulmasıdır. Psikiyatride online görüşme; uygun durumlarda değerlendirme, izlem ve psikoterapi için kullanılabilir. Türkiye'de teletıp uygulamaları ilgili mevzuatla düzenlenmiştir.